Anatasiadis’in Güven Yaratıcı Önerileri

KKTC Cumhurbaşkanı Eroğlu ile Rum lider Anastasiadis arasında yapılan son toplantıda Rum liderin sunduğu 14 maddelik “Güven Yaratıcı Önlemler”, diplomatik geleneğe hiç uymadığı gibi, ciddiyetten de çok uzak.
Açıkçası tam bir komedi senaryosu.
Belli ki Anatasiadis’in Kıbrıs konusunu müzakere etmeye hiç bir niyeti yok. İşi yokuşa sürmek için elden geleni yapıyor ve bu doğrultuda da her yolu mubah kabul ediyor, aynen Makyavelli’nin tavsiye ettiği gibi.
Liderler arasında varılan mutabakata göre ve de BM’nin de uygulanmasında ısrar ettiği “Gizlilik” kuralına rağmen Rum lider Anastasiadis, Makyavellli’nin önerileri doğrultusunda liderler arasında konuşulanları ve iki tarafın sunduğu öneri kağıtlarını hem basına sızdırıyor, hem de üstüne üstlük bu sızdırmayı kendisi yapmamış gibi bir de Rum siyasi parti liderlerini suçlayıp bu sızdırma olayına yapmacık bir şekilde öfkeleniyor.
Anastasiadis, Rumların bu çirkin ve hiç bir etik kuralına uymayan taktiğin, yıllar önce kendisinden evvel bu görevi yapmış Rum liderler tarafından da uygulanmış olduğunu ve bu stratejinin artık koktuğunu ve Kıbrıs konusu ile ilgili tüm tarafları bıktırdığını unutmuşa benziyor anlaşılan.
1977 Şubatında BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim’in huzurunda rahmetlik Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf R. Denktaş ile karşılıklı olarak 1. Doruk Anlaşmasını imzalayan dönemin Rum lideri Başpiskopos Makarios, 1950 yılında Başpiskoposluk yeminini ettikten sonra bir de buna ilaveten “Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlamak için canını bile vermeye hazır olduğu”na dair yemin etmiş olması nedeni ile Doruk anlaşmasını imzaladığı yılın Ağustos’unda kahrında ölünce, yerine geçen halefi, Rum Meclisi Başkanı Spyros Kyprianou bu taktiği bol bol uygulamış, herkesi de bıktırmıştı.
Hatırlatalım; Floransa’da 1469 yılında doğmuş olan “Niccolo di Bernardo dei Machiavelli” adı “Prens” olan bir kitap yazmış ve bu kitabın da basımı ancak ölümünden 23 yıl sonra gerçekleşebilmişti. Makyavelli’nin hükümetin üst kademelerinde yaptığı 34 yıllık görevlerden edindiği bilgiler ve deneyimlerle yazdığı Prens adlı kitabının özeti “Hedefe Giden her Yol Mubahtır” şeklinde toparlanabilir.
Rum lider Anastasiadis veya da danışmanları belli ki bu kitabı okumuşlar ve yaklaşık beşyüz yıl evvel kaleme alınmış bu entrikalar döneminin ilkelerini uygulamaya koymayı tercih etmişler.
Yaptığı öneriler o denli saçma ve hayali ki, önerileri arasında yer alan bazı maddelerin muhatabı Kıbrıslı Türkler bile değil.
Muhatabının kim olduğunu şaşıran Anastasiadis’in yaptığı 14 adet “sözde” güven arttırıcı önlemin dördü Türkiye ile ilgili.
Türkiye’den “Ankara protokolünü benimsemesini”, ” Askerlerinden beş-on bin tanesini Kıbrıs adasından çekmesini”, “Askerinin ateşkes hattından uzaklaştırmasını” ve “Kentsel bölgelerde ateşkes hattının askersizleştirilmesi”ni istiyor.
Anastasiadis bunları önereceğine, güven arttırıcı önlemlerin ilk adımı olarak,”KKTC ile Ateşkes Anlaşması imzalamayı” teklif etmeliydi.
İkinci adım olarak da Türkiye’yi muhatap alacağına Yunanistan’ı muhatap alıp, adada bulunan ve sayıları 20 bini aşan Yunan ordusundan gönderilmiş paralı askerler, astsubaylar, subaylar ve generallerin geri çekilmesini talep etmesi olmalıydı Yunanistan’dan….
Ancak bu şekildeki iyi niyet gösterisinden sonra Türkiye’den bir şeyler istemeliydi Anastasiadis. Üfürükten bir devlet olup, kendini dev aynasında görmek başka bir haleti ruhiye anlaşılan, aynen Anastasiadis gibi…

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Doğru proje, doğru fiyat kazandırır

Konut satışları bu yıl ocak ayı itibari ile düşmeye başladı.
Geçen yılın aynı aylarına göre yüzde 7,5 konut satışlarında gerileme var. İlk dört aylık konut satış rakamı 341 bin 463.
Diğer taraftan birbiri ardına konut projeleri lansmana çıkıyor.
Sadece İstanbul’da Nisan ayından beri yüzlerce proje satışa çıktı. Tabii bu durum kafaları karıştırıyor. Konuta olan talep düşerken bu kadar arz yapılması risk değil mi? Geçtiğimiz günlerde Newyork Times, Türkiye emlak balonu riski taşıyor şeklinde bir makale yayınladı. Gerçekten emlak balonu varmı sorusuna her kesimden farklı cevaplar var.
İnşaat konut sektörü deyim yerindeyse geçen yıl en parlak dönemini yaşadı. Peki neye göre derseniz, elbette geçtiğimiz 15 seneye göre. Bu noktada önemli bir etken konut kredi faiz oranları idi. Geçen yıl tarihi dipleri gören kredi faiz oranları 0,60 bandına kadar gerilemişti. Düşük faiz oranları, yüzde 1 KDV, proje çeşitliliği, ekonominin stabil olması gibi nedenler den dolayı oturmak için yada yada yatırım yapmak için konut satışlarında yıl sonunda 1 milyon 150 bin leri gördük.
Bu yıl ise seçimlerin olması, dövizdeki hareketlilik en önemlisi kredi faiz oranlarının yukarı tırmanışı satışları aşağıya doğru çekmeye başladı. Faiz oranları geçen yıla göre neredeyse iki katı hatta bazı bankalarda daha fazla. İpotekli satışlar senenin ilk dört ayında yüzde 33,5 düştü. Ciddi bir oran çünkü konut alırken neredeyse yüzde 40 larda kredi kullanarak konut alan vatandaşın başkada çaresi yok. Tabii elinde tamamını ödeyecek nakit parası yoksa. Eskisi gibi yürümüyor işler. Eşten, dosttan alınan ödünç paralar yok artık. Herkesin kendi borcu kendi ekonomik düzeni geçinmek için ayakta kalmak zorunda olduğu bir hayatı var.
TÜİK endeksine yansımayan başka bir nokta ise inşaat şirketlerinin projelerini kendilerinin finanse etmesi.Nisan ayı ile beraber hızlanan projelerde satışı arttırmak için, bankaya gitmek istemeyen müşterilere, inşaat şirketleri kendi bünyelerinde çeşitli finans yöntemleri ile satış yapıyor. Bunların çoğu da henüz tapu kayıtlarına geçmiş değil.
Ocak ayında doların nasıl yükseldiğini hatırlarsınız. 1,80 lerden 2,30 lara çıkan dolar acaba eski günleremi dönüyoruz havası yarattı. Bu tuzağa maalesef çoğu insan düştü ve yatırımlarını dolara yaptılar hemde en yüksek olduğu noktada doları aldılar ve şimdi hepsi zararda. O dönem dolara koşan parasını dolara yatıranlar bugün dövizin yükselmesini bekliyor ki elindekini satabillsin. En azından aldığı rakamdan yakalayabilirse yine kurtulacak. Dövize giden sermayenin büyük kısmı gayrimenkul yatırımına dönecek paraydı ve o para şu an döviz de bekliyor.
Konut sahibi olmak yada yatırım amacıyla satın almak için kimsenin aceleside kalmadı. Gözünüzün alabildiği her bölge de birkaç tane konut projesi var. Yani tercih noktasında biraz vakit ayırılırsa her türlü seçenek mevcut.Bugün olmasa yarın diyor alıcıda nasıl olsa alırım biter mi proje.
Konut satışları düşmüş görünsede konuta talep devam ediyor. Üstelik evlenen, boşanan, ev değiştiren, yatırım yapan dinamik bir kitle var ve konut halen bir ihtiyaç. Bugün birtakım nedenlerden dolayı alımlar ertelenmiş olsada ihtiyaç olduğu için satışlar devam eder. Üstelik bizdeki mortgage kredisi verdiğim rakamlardan da anlaşılacağı üzere Amerika ve Avrupa’ya göre kullanım oranı çok düşük. Kredi ile almış olsak ta evi, her ihtiyacımızı öteleyerek mutlaka ödüyoruz.Yani ev kredimize çok sadığız.
İnşaat maliyetlerinin artması, vergilerin artması, prosedürler inşaat şirketlerini zorlayacaktır ancak konut alıcıları özellikle yeni Tüketici Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle kazançlı çıkacaktır diye düşünüyorum. Burada alıcıların dikkat etmesi gereken ayağını yorganına göre uzatmak, doğru fiyat ve doğru projeye yatırım yapmak olmalı.
Hatice Kolçak

Genel kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

baldan tatlı ama…

Her gelişme, her politik atraksiyon ve aşağı yukarı medya malzemesi olan irili ufaklı her şey artık tek bir hedefi vuruyor.
Bizim Yeni Türkiye olarak adlandırdığımız büyük tarihi değişim süreci tam olarak hedeftedir.
Gezi partisi, Okmeydanı, yoksulluk, zenginlik, 17 Aralık vs. hepsi bir araçtır. Elinde silah değişim ve değişim sembollerini görünce ateş atmaya hazır siyasal şuurunu tamamen yitirmiş bir kesim var. Kah askerin peşine düşüyor, kah Gülenciler’in… Bir gözü silah patlatsın diye PKK’yı bekliyor, öteki gözü de Amerika hükümete bir tokat aşketsin diye seyiriyor.
Ne Kürtler umurunda, ne Aleviler, ne de Soma’da hayatını kaybeden ‘AK Partililer’. Ne Lice’nin yolunu bilirlerdi, ne Okmeydanı’nın arka sokaklarını ne de Soma madeninin kapısını… Toz bulutu indiğinde, yarın da bilmeyecekler, şüpheniz olmasın.
Ama öfke var, nefret sokaklara taşıyor ve bu yolda bütün materyaller kullanılıyor diye aynı öfke ve mantıkla karşı çıkmak olmaz. Şartlar ne olursa olsun, demokrasi düşmanları ne kadar provokatif olursa olsun demokrat pozisyonda kalabilmek gerekir. Bu tavır, demokrasinin devamlılığı ve kalıcılığı için temel şarttır.
Sonuçta karşı karşıya bulunduğumuz zihin yapısı ve zeka seviyesi “Seçimleri boykot edelim de başımızdaki adama bütün dünyada diktatör yaftası yapıştıralım” önerisine kadar gerilemiş durumdadır. Ya da “Soma’da ölenler AK Partili’ydi. Onlara müstehaktır” seviyesine kadar.
Sertlik bir yere kadar ama öfke ve nefret siyasi aklı geriletiyor. Yoksa böyle şaşılası öneriler ve cümleler üretilmezdi.
Yine de çaresi aynı dilden mukabele değildir. Belli ki artık militanı olduğu partiye itimadı kalmamış, askerden hiç medet umamaz hale gelmiş, paralelden de umduğunu bulamamış acınası halet-i ruhiyeyle karşı karşıyayız. Normaldir. Demokrasi bir hayat tarzı değil, sadece bir araçtan ibaretse, umut biter öfke böyle kabarır. Fırsat bulsa kendisinden başkasına aman vermeyecek diktatörya arzusu da karşındakine diktatör yaftası yapıştırmak fikriyle dışa vurulur.
Bu ruh halini anlamalıyız. Kızmadan ve bilhassa da ezmeden… Karşıda zekaca gerilemiş bir siyasal öfke nöbeti grubu var diye verilen her pası kaleye göndermek bizim meslek için belki kolay ve cazip bir yoldur ama ülkenin hayrına değildir.
Demokrat olanın, Yeni Türkiye isteyenin; o duyguyu anlamak, o nefretle yüzleşmek ve sabırla daha fazla demokrasi telkin etmek gibi bir sorumluluğu vardır.
Büyük değişimlerde yönetilmesi en zor sorun; geleneksel olarak imtiyaz ve imkan sahibi olan sınıflara doğumdan itibaren gelen meşruiyetlerinin kaybolmakta olduğunu anlatabilmektir. Siyasal ve toplumsal meşruiyet ünitelerinin değiştiğini, yeni katılımlara açıldığını kabul ettirebilmek, değişim kararından daha güçtür. Türkiye tecrübesi bunu apaçık göstermektedir.
Paylaşım ve bütün sınıfların eşit erişimi prensibine tümden itiraz eden kesimlerin psikolojisini yönetmek zorundayız. İktidara, ekonomiye, sosyal hayata vb. garantili erişim üstünlüklerini adil bir şekilde paylaşmadıkları müddetçe bir demokrasiden söz edilemeyeceğini anlatmak, mesele budur.

Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Erdoğan devrilirse Türkiye de devrilir

Ellerini attıkları, dokundukları her şey kuruyor. Bir bereketsizlik, bir uğursuzluk sarıyor her yeri.
Zihinlerinden geçirdikleri, düşündükleri, tasarladıkları her şey ülkeye ve millete zarar veriyor, acı çektiriyor, öfke ve şiddet getiriyor.
Yüz yıldır, 20. Yüzyıl boyunca sahip oldukları dokunulmazlıkların sorgulanması, ellerinden alınması onları çileden çıkarıyor.
Ülkenin de milletin de, devletin de hatta dinin de sahibi olduklarına öyle inanmışlar ki, bu değerleri dokunulmazlıkları için kullanmaya öyle alışmışlar ki, birileri çıkıp ‘hayır, öyle değil’ dediği anda deliriyorlar.
Delirdikçe de sağa sola saldırıyorlar. Kırıp döküyorlar. Yakıp yıkıyorlar. Ülkeyi batırmaktan, kan dökmekten çekinmiyorlar. ‘Bizim değilse kimsenin olmasın, biz yoksak her şey yok olsun’ diyorlar.
Amaçları uğruna ittifak yapmayacakları güç yok. Düşman olmayacakları değer yok. Yakıp yıkmayacakları hiçbir şey yok. Değersizleştirmeyecekleri hiçbir kutsal yok.
Dokunulmazlıklarıyla, ayrıcalıklarıyla, Türkiye’nin ortak iyiliği arasında ters bir orantı var. Bu yüzden de Türkiye ile, millet ile, geçmiş ve geleceklerle barışmaları söz konusu bile değil.
ANADOLU’YA SIĞINDIK VE YENi BiR TARiH iSTiYORUZ
Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu’yu koruyabildik. Anadolu’ya sığındık. Bir mücadele ile, müthiş bir özveri ile bir varlık inşa ettik. Onlar bu varlığın üzerine kondular. Onu sahiplendiler, kendi mülklerine dönüştürdüler. Bu yüzden de Anadolu ile hep çatıştılar. Onları hiçbir zaman kendilerinden görmediler, konuşmadılar, özlemlerine duyarsız kaldılar, onurlarını ezdiler.
İşte Türkiye yüz yıl önceki o kırılmadan sonra ikinci büyük tarihsel kırılmayı yaşıyor. Bir yükseliş, kendine gelme, geçmişi hatırlama, geleceğe bakabilme iradesini keşfediyor.
Kavgaları bu yüzden. Kavgaları, ülkenin de devletin de kendi mülkleri olmaktan çıkacağı, bu ülkede yaşayan herkesin ortak ülkesi olması korkusundan kaynaklanıyor.
Bu yüzden çıldırmışçasına bu yürüyüşü, bu yükselişi, silkinmeyi engellemeye, durdurmaya, yolundan saptırmaya çalışıyorlar. Ellerindeki her türlü iktidar gücünü bu yönde seferber ediyorlar. Türkiye’nin büyük yürüyüşünü durdurmak için yeni ittifaklar kuruyorlar, birkaç ayda bir yenilenen senaryolar üretip uygulamaya çalışıyorlar.
Türkiye’nin o kader çizgisini geçmesine engel olmak için gerekirse iç savaş çıkarmayı bile göze almış gibiler. Başarısızlık hikayeleri yazıp herkesi kandırmaya çalışıyorlar. Olağanüstü bir enformatik güçle, bir tür entelektüel kancıklıkla, içeriden ve dışarıdan ortaklarla ülkenin belini kırmaya, yüz yıl sonra yeni bir tarihin başlamasına engel olmaya çalışıyorlar.
Ülke içindeki bütün muhalefet alanlarını seferber ettiler. Hepsini kullandılar, istismar ettiler. Onlar siyasi hesapları için sokaklara indi ama arkasında bambaşka kurgular, hesaplar vardı. Bu zavallılar, verdikleri mücadelenin nerelerde planlandığından habersizdiler ya da küçük çıkarları için büyük projelerde rol alma basiretsizliğini gösterdiler.
BiR YILDA iKi DARBE GiRiŞiMi YAŞADIK
Bir yılda iki büyük darbe girişimi atlattı Türkiye. Gezi eylemleriyle hükümeti felç edip bir Ukrayna projesi uygulayacaklardı. Ortada hükümeti de aşan bir Türkiye tasarımı vardı. Büyük yürüyüşün idrakinde olanlar bu alçakça projeyi boşa çıkardı. Bazı saflar bugün bile o senaryoyu anlayabilmiş değil.
Başarısız olunca, ülke içinde muhafazakar bir kitleyi ortak yapıp 17 Aralık darbe senaryosunu başlattılar. Bu da hükümeti devirip Türkiye’yi Mısır’a çevirme projesiydi. Erdoğan Mursi olacak, binlerce insanı içine alan bir örgüt senaryosu uygulanacak, geniş çaplı tasfiyeler yaşanacaktı. Siyaset, iş dünyası, medya ve bürokrasi sil baştan tanzim edilecek, Türkiye’nin o kader çizgisini geçmesinin önü alınacaktı.
Devlet içinde yuvalanan sözümona ‘muhafazakar’ kadrolar, bir yabancı istihbarat ağı gibi çalıştılar. Oysa söz konusu proje onlar için bir intihardı ve gerçekten de intihar ettiler. 17 Aralık da başarısız oldu. Yakında detaylar kamuoyuna sızdıkça ne büyük kötülüğün tezgahlandığı bu ülkenin en ücra noktalarına kadar ulaşacaktır.
Hükümeti devirmek için yurtdışından talimat bekleyenleri bütün Türkiye tanıyacaktır.
1 Mayıs’ta ve Gezi eylemlerinin yıl dönümünde bu sefer Alman istihbaratının devreye girmesiyle Alevi kartı devreye sokuldu. Alman istihbaratının kontrolündeki bazı örgütler sokaklara sürüldü. Alevilerden destek alamayınca başarısız bir girişim olarak kaldı.

Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bilderberg

Bilderberg komplolarını çökerten davetli listesi…
Konuşulanların gizli olduğu toplantılar dünyanın her yerinde komplo teorilerinin bir numaralı malzemesi olageldi.
Komplo teorilerinin çoğu Ortadoğu değil, Batı kökenli. 1964 yılında ABD’de yayınlanan bir kitaba göre Amerikan Cumhuriyetçi Parti Bilderberg tarafından kontrol edilmekteydi. Enternasyonalist ve komünist Bilderberg tarafından ama. Castro’ya ise Bilderberg’in tek dünya hükümeti kapitalistlerin işiydi.
Kopenhag’daki toplantının önünde toplanan protestocuların pankartlarında yazdığı gibi Bilderberg’e Dünyanın Gizli Hükümeti adı veriliyor. Türkiye, Bilderberg’le ilgili bu komplo teorilerini en çok Taha Kıvanç’ın sütunundan öğrenmişti. 2006 yılında yakın arkadaşı Fehmi Koru Bilderberg’e Türkiye’den davet edilenler arasına girene kadar tabii. Muhtemelen içeriye girince ortada o kadar gizemli bir şey olmadığını gördü ve vazgeçti…
Bilderberg hakkında ciddiye alınabilecek komplolar da var tabii. Örneğin 2013’ün başında çıkan Aldo Moro cinayeti, Mehmet Ali Ağca’nın Papa Suikastı gibi davalara bakmış İtalyan yargıç Ferdinando Imposimato’nun Cezalandırılmamış Katliamlar Cumhuriuyeti kitabı. Yargıç Imposimato, 80’lerde meydana gelmiş pek çok katliam ve terör olayıyla ilgili olarak NATO ile birlikte hareket eden Bilderberg’i suçluyor.
İtalyan Yargıtay’ının onursal başkanı, senato üyesi olan emekli yargıç Imposimato, Türkiye’de de bilinen bir isim. Mehmet Ali Ağca’yla sık sık görüşüp Papa suikastının peşini uzun süre bırakmamıştı. Hatta yargıçlıktan emekli olduktan sonra da bir dönem Ağca’nın avukatlığını da yapmıştı.
Yine de komplo olmayan gizemli tarafları da var Bilderberg’in. Bilderberg deyince Avrupa Birliği kurulmadan Avrupa’da para birliğini konuşmuş gelecek projeksiyonlarında epey iddialı toplantılardan bahsediyoruz.
Buna ikna olmak için Kopenhag’daki zirvenin açıklanan katılımcı listesine bakmak yeterli.
Dünyanın dev şirketlerinin şirketlerinin CEO’ları, dünyayı sarsan dinleme skandalının baş aktörü NSA Başkanı Keith Alexander, İngiliz İstihbaratı’nın başındaki John Sawers, dışişleri bakanları, Brüksel’den AB komiserleri, prensler, prensesler, Henry Kissenger gibi isimler bir araya geldiğinde konuşulanları herkes duymak isterdi doğrusu.
Açıklanan programa göre bu yıl Bilderberg’de Demokrasinin Geleceği, Ortadoğu’nun Yeni Görünümü, Avrupa Şimdi Ne Olacak? başlıklı oturumlar yapıldı.
Peki, Bilderberg’e dünyanın, Avrupa’nın, Ortadoğu’nun, demokrasinin geleceğini konuşmak için bu yıl Türkiye’den kimler davet edildi?
Hatırlayalım:
Koç Holding Başkanı Mustafa Koç, CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, Sosyolog Nilüfer Göle, İnan Kıraç’ın en yakın adamlarından Ümit Taftalı ve Gazeteci Cengiz Çandar.
Geleceği konuşmak için Türkiye’den daha iyi isimler bulunamazdı doğrusu!
2013 yılının ortasında hükümete karşı ayaklanmaları destekleyip bir yıl dolmadan devrilmesi için destek verdikleri Başbakan’ı fabrika açılışlarına çağıran holding patronu.
CHP’deki siyasi mühendislikten sonra, şimdiden solmuş Sarıgül’ün İstanbul Belediye Başkanlığı projesinin arkasında yer aldığı söylenen bir işadamının en yakın çalışma arkadaşı.
Kemal Derviş’i Mustafa Kemal Derviş ilan etmesi hafızalarda dururken, insanlığın geldiği son aşama ilan etmediği kaldığı Gezi, tezleri bir yılı dolmadan iflas etmiş bir sosyolog.

Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Dağdaki çocuklar

Dağdaki çocuklar
Kaç çocuk gitti, kaç tanesi nerede, tam bilinmiyor. Ama gördük ki, savaşın son demlerine yetişmek isteyen çocuklar var.
Bu olaydan savaşın bitmeyeceği sonucunu çıkarmakta fazla hevesliler ortaya çıktı. Onlara göre PKK çocukları dağa götürüyorsa, bu bir hazırlık anlamına geliyordu.
Ama savaşın bittiğini kadınlar ilan ettiler. Sokağa çıktılar, dünyaya çocuklarını geri istediklerini haykırdılar, onları geriletmek isteyenlere de kulak asmadılar.
Öcalan’ın ilanı
Dağdaki çocuklar olayının, barış sürecinde herhangi bir kesinti yaratmayacağı da bu vesileyle tekrarlandı. İtiş kakış halinde yürüyen bu tartışmada siyasi Hükümet ile Kürt siyaseti birbirlerini suçladılar, “çocukları getirmek senin görevin, hayır senin görevin” diye bağrıştılar, ama o noktada durdular.
Bu tartışmanın arasında Abdullah Öcalan’ın kesajyarı biraz geride kalmış gibi olsa da, Öcalan sürecin yeni bir aşamaya, heyetler arasında müzakere aşamasına geldiğini bu arada ilan etti.
Bu açıklama, silahların tekrar ortaya çıkması ihtimalinin kalmadığını, bu kelimelerle olmasa da teyit eden bir açıklamadır.
Heyetlerin müzakere edeceği konular da bellidir. Biri silahların nereye nasıl verileceğidir, ikincisi de ülke dışındakilerin geriye dönüş ve normal hayata katılma süreçlerinin hazırlanmasıdır.
İsyanın son noktası
Türkiye’deki silahların teslim edilmesi, gömülü oldukları yerlerin yetkililere bildirilmesi ve oradan alınması nispeten daha kolaydır. Ama Kuzey Irak’taki silahların Barzani yönetimine teslimi daha karmaşıktır ve Kuzey Irak’taki siyasi dengelerle bağlantılıdır. Bu meselede Kuzey Irak’taki PKK liderlerinin güvenliği meselesi de vardır

Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Sürecin yolunu kesenler

Sürecin yolunu kesenler
Gerilim üreten, hayatın normal akışına sekte vuran her eylem ‘kırılganlık’ üretir. Terör örgütü destekli yol kesme eylemleri yapan HDP’liler süreci kırılgan hale getiriyorlar ve tansiyonu yükseltiyorlar. Bölge halkı bu durumdan dolayı gergin ve rahatsız…
Çözüm süreci bölgenin iklimini olumlu yönde değiştirmiş, turizm, ticaret ve kültür alanlarında canlanmaya sebep olmuştu. Çıkılamayan dağlara geziler düzenleniyor, gidilemeyen mezralarda piknikler yapılıyordu. İşadamları bölgede yaşanan normalleşme ile yeni yatırım projeleri geliştiriyorlardı. Her şey yoluna giriyor diye bölgede yatırıma gelen yabancı sermayenin çözümün bahar mevsiminde fırtınayla karşılaşması çok yazıktır. Düşünün, siz uluslararası sermaye olarak bölgede yatırıma geliyorsunuz, yolunuz kesiliyor ve bir anda kendinizi çatışma bölgesinde hissediyorsunuz. Bölgenin geleceğine bu kötülüğü yapmaya kimsenin hakkı var mı? PKK’nın örgütsel taktiklerinden bu millet daha ne kadar çekecek? Bu çarpık anlayış daha ne kadar Kürtlerin başına bela olacak?
Kürtleri kendi tapulu malı gibi gören zihniyete göre her şey ve herkes kurban edilebilir.
Bugün Kürtlere zulmeden devlet değil örgüttür. Kürt annenin çocuğunu kaçıran, Kürt işadamını haraca bağlayan, Kürt seçmenin oyuna el uzatan, bölge insanının yolunu kesen, tehdit eden, hizmetleri engelleyen sadece PKK’dır.
Devlet demokratikleşti ama, örgüt terör ve şiddetten kurtulamıyor. Asayiş olaylarında ise halk kalkan olarak kullanılıyor. İsteniyor ki, güvenlik güçleri sert şekilde müdahale etsin sivil kayıplar ortaya çıksın. Kanlı silahının önüne halkı kalkan yapmak sadece korkaklıktır, namertliktir!
Güvenlik güçlerimizin hassasiyetini kimse yanlış şekilde yorumlamamalıdır. Asker de polis de, demokrasinin, hukukun ve insan hayatının el üstünde tutulmasına çalışmaktadır. Buhassasiyeti zafiyet olarak algılayanlar fena halde yanılırlar ve kaya çarparlar. Bu kadar iyi niyet ve duyarlılıktan sonra hala ortamı gerenler ve provokasyona devam edenler yaşanacak olumsuzlukların sorumlusu olurlar.
Çözüm sürecinde diyaloğun parçası olan HDP’lilerin yapıcı değil yıkıcı tavırlar sergilemeleri, tahrik edici açıklamalara hız vermeleri sadece kendilerini anlamsızlaştırır.
İllegaliteyi, gayrı meşruluğu, şiddet ve baskıyı kanıksatmaya çalışmak, örgütsel meşruiyet kazanmayı zorlamak demokratik çözüme ve Kürtlere ihanettir.
HDP’lilerin batı şehirlerinde zorladıkları kimi eylemler de aynı tahrikin bir parçasıdır. Gaziosmanpaşa’da yaşananlar tansiyonu yükseltmekten başka anlam taşımaz. HDP elbette her şehirde özgürce siyasi çalışma yapabilmeli, hukuk içinde ve herhangi bir zorluk yaşamadan faaliyet gösterebilmelidir. BDP’lilerin zaman zaman kampanya yaparken karşılaştıkları tatsızlıklara da prim verilemez. Ancak tahrik edici eylemlerden kaçınmak da siyasetçilerin sorumluluğudur.

Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Ukrayna, Yemen, Libya derken

Birileri Türkiye’yi de bu sürece dahil etmek istiyor ama, olmuyor.
Yakında Yemen patlayacak. Libya da. Laikler, feodaller, İslamcılar, Selefi, Sufi, Şii ayrışması bütün hızı ile devam ediyor..
Bölgemiz derin bir tehdit altında.. Ve bu süreç en az daha 10 yıl devam edecek gibi gözüküyor.. 1. Dünya Savaşı sonrası yapılan imtiyaz anlaşmalarının sonuna gelindi. O tarihten önce uygun iktidarlarla yeni anlaşmalar yapmak gerekiyor.
Libya’da petrol var.. Paylaşılamayan devlet, toprak ve petrol..
Rejim devrilirken halk ağır silahları ele geçirmişti. Her aşiretin bir ordusu var artık. Zaten Kaddafi zamanında da hafif silahlar vardı halkın elinde.. Şimdi aşiret ordularının elinde uçaksavarlar da var, tanksavarlar da var. Dün bunlar meşru halk hükümetinin ve istikrarın önünde bir engeldi, şimdi bu işler tersine döndü, bu silahlar batılıların kurmaya çalıştıkları kadroların önünde bir engele dönüştüğü için batılıların destek verdiği adamlar kontrolü ele geçirmekte zorlanıyorlar..
Bu durumda çıkarsa bir iç savaş çıkar ve ağır bir bedel öderler..
Feodal yapı direniyor. Dini yapı da öyle. Laikler de öte yandan.. Feodal beyler de kendi içinde farklı grublara ayrılmış durumda, dini grublar da. Bir yanda Selefiler, öte yanda Sufiler, 3. grub laikler..
Yemen’de durum daha da vahim.. Aslında Yemen’de de altın da var, petrol de.. Sonuçta bu ağır bedel ve dersin sonunda yine başa dönerler.. Uzlaşırlar, hatta Tunus’u da aralarına alıp, İslami temeller üzerinde yükselen bir devlet kurarlar.. Bunun gerçekleşmesi için de Türkiye’nin, inşallah o zamana kadar kurtulur, Mısır’ın rehberliği ve desteği büyük bir önem taşır..
Gün döner, devran döner gün gelir, taşlar yerine oturur. Irmak kendi yatağını bulur..
Yemen’de bir de Husi gailesi var.. Suudi Arabistan’la yıllardır devam eden bir hesaplaşma var.
Yemen’de hem Şiiler, hem Selefiler, hem de Sufiler var. Ve tabi laikler de.
Feodal beylikler de var, ideolojik farklılıklar da.
Hepsi de “Gat” denilen bir uyuşturucu kullanıyor. Tek ortak yanları bu..
Yemen’in bir doğusunda Umman, güneyinde Hind Okyanusu, kuzeyinde Suudi Arabistan ve batısında Eritre, Cibuti, Etiyopya, Somali var. Ve tabi Kızıldeniz’in girişindeki en önemli ülke konumunda.. Stratejik önemi çok büyük..
Yemen aynı zamanda büyük bir Sünni topluluk yanında güçlü bir Şia topluluğuna sahip.. Ama Yemen Şiası Zeydi. Zeydilerin Şafilere yakınlığı Caferilere yakınlığından fazla. Yani Hanefi – Şafi yakınlığı yakın, belki de Şafi-Zeydi yakınlığı, bir kaç mesele dışında..
Ama artık tek bir Şii topluluğu da yok. Husiler, tamamen İran etkisi, ayrıca Lübnan Hizbullahının etkisi altında ve yıllardır Suudi hükümeti ile savaşıyorlar.. Hedefleri Suudi Arabsitan’ın Necran bölgesi ile ve Şii Necran halkı ile birleşerek orada yeni bir yönetim oluşturmak..
UYARIYORUM: Batılılar İslam dünyasını bir Selefi-Sufi, Şii hesaplaşması ile kan gölüne çevirmeye hazırlanıyorlar.. İslam dünyasına yönelik nötralizayon ve atomizasyon yönetim uygulanacak. Daha önce Çin ve Hindistan’da yaptıkları gibi alkol-uyuşturucu ve fuhuşu destekleyecekler.. Bu örtülü bir savaş.. Tarikatlara, Selefi grublara ve Şii grublara sızıyorlar.. Bunları birbirine karşı kışkırtarak, bizim kanlarımız ve gözyaşlarımız üzerine kendilerine iktidar ve servet üretmeye çalışıyorlar.. Bu arada; Protestan, ılımlı, liberal İslam politikalarına destek verecekler. Paralel dini yapılar örgütleyecekler. Zaten vardı, daha da artıracaklar.. Kendi uydurdukları dini yapılar yanında, bir de köklü dini hareketlere sızmaya, onlara maddi destek sağlayarak ele geçirmeye çalışıyorlar.. Onların birbirlerine karşı düşüncelerini tartışmaya açmak, yaymak için onlara basın-yayın imkânları sağlayacaklar. Hepsine Tefsir, Hadis ve Fıkıh merkezleri kurduruyorlar ve media imkânı sağlıyorlar.. Kur’an, hadis, fıkıh, mezhep, imamet, hilafet, mehdiyet, mesihiyet, şefaat merkezli tartışmalar başlatacaklar. Bana kalırsa Mevlanacılık da paralel din örgütlenmesinin bir parçası, Kur’an’ın tarihselliği, mealcilik, bazı kelami konular bilerek tezgâhlanan tartışma başlıkları. Elbette bu konularda akademik çalışmalar yapılabilir, ama bunları din temelli polemik konusu yapmak, sosyal mediada tartışmanın kimseye faydası yok..
Dinde tartışmaya girmeyin. Muhkemleri bırakıp müteşabihlerin peşine takılmayın, kafanızı kiraya vermeyin, din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin. Bakın hiç kimse masum değildir… Şeytan bizi Allah’la aldatmasın!
Adaleti esas alalım. Ehliyeti esas alalım. Yoksa din ve mezhep, tarikat milliyetçiliği, kavmiyetçilik gözümüzü kör eder de sonra başka vadilere savruluruz.. İman, ihlas ve uhuvvet yolundan ayrılmayalım.. Adalet, barış, hürriyet şiarımız olsun..
Amerika, İsrail, derin devlet, paralel devletle uğraşırken, nefsimize taht kurmuş oturan şeytanı görmezden gelmeyelim..

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Göbek Yağlanmasını Önleyici Yöntemler

En problemli bölgelerden bir tanesi göbek bölgesi ve bu bölgedeki göbek yağlanmalarıdır. Kadınlarda 80, erkeklerde 94 cm.’in üzerine çıktığında göbek bölgesinde aşırı yağlanma meydana gelir. Genellikle oluşum sebebini genler, kötü beslenme alışkanlıkları ve hareketsiz bir yaşantı oluşturur. Ve tamamen bu duruma yönelik keskin hatlı diyet programları yoktur. Beslenme alışkanlıklarının irdelenerek iyileştirilmesi ve spor ile takviyelendirilmesi ile ilgilenilmelidir. Yapılan yürüyüşler ve lokal egzersiz programları bu problemli bölgelerde daha fazla yağ çözümünü kolaylaştırır. Lokal egzersizler ile bölgede oluşan yağ kütlesinin altındaki kası çalıştırmak ise sarkmaları önleyecektir. Hiçbir erkek veya kadın sarkmalardan hoşlanmayacak ve bu problemin üstesinden gelme eğiliminde bulunacaktır ki bu problem bahsedildiği üzere lokal egzersizlerle sağlanabilecektir.
Bir çok kadının genel problemlerinden bir tanesi ise; üst tarafın ince ve alt tarafının kalın olması veya tam tersidir. Bu durumda kadınlar, bir spor egzersiziyle uğraştıklarında problemli bölgedeki yağların erimesinin yanında zayıf olan bölgelerinin de kilo kaybı yaşamasını arzu etmezler. Fakat; bilinmelidir ki yağın yoğun olduğu bölgelerde yağ çözümü yoğun olur ve kişi spor yapmaktan, egzersiz aktivitesinden kaçınmamalıdır.
Yürüyüş bantları, lokal egzersizler ve dengeli beslenme ile düzenli bir yaşam tarzı benimsenmeli, her diyet programı uygulanmamalı gerekirse bir diyetisyene başvurulmalı spor yapmaktan asla geri kalınmamalıdır.

Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Twitter davasına Başbakan ‘mağdur’ olarak kabul edildi

İzmir’deki Gezi Parkı eylemleri sırasında attıkları tweet’ler nedeniyle haklarında 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılan tutuksuz 29 sanığın yargılandığı davaya devam edildi. Duruşmaya, 7 sanık ile avukatlarının yanı sıra Uluslararası Af Örgütü üyeleri Andrew Gardner ve Runat Sena Akşener ile Alman gazeteci Mirijam Schmitt, gözlemci olarak katıldı. Duruşmada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın davaya kendisine karşı işlenen ‘hakaret’ suçu ile sınırlı olmak üzere ‘mağdur’ sıfatıyla katılması kabul edildi.

Geçen yıl Haziran ayında Türkiye’nin birçok ilinde gerçekleşen Gezi Parkı protestoları sırasında, İzmir Emniyeti Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, örgütlü suçları soruşturma bürosunda görevli savcının talimatıyla harekete geçti. Geçen 5 Haziran’da yapılan operasyon kapsamında, attıkları tweet’lerle, insanları yasadışı davranmaya teşvik ettikleri iddia edilen 38 kişi gözaltına alındı. Soruşturma yaklaşık 7 ay sürdü. Birbirini tanımayan 29 kişi hakkında, ’halkı kanunlara uymamaya tahrik ettikleri’ iddiasıyla 3’er yıl hapis cezası istemiyle İzmir 1’inci Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. İddianamenin ’mağdur’ bölümü ise dikkati çekti. Başbakan Erdoğan’ın adı, tek mağdur olarak iddianamede yer aldı. Kentte 33 banka, 17 ATM, 75 işyeri, 10 ev, 20 polis otosu ve 31 otomobilde hasar meydana geldiğine yönelik bilgi, iddianamede yer alırken, sanık olarak gösterilen kişilerin bu olaylara bizzat katıldıklarının tespit edilemediği de belirtildi.

İzmir’deki Gezi Parkı eylemleri sırasında, twitter üzerinden haberleşmeleri ’örgüt’ kapsamında değerlendirilen 29 kişi için, 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle İzmir 1’inci Sulh Ceza Mahkemesi’nde açılan davanın ikinci duruşması, mahkeme salonunun küçük olması nedeniyle eski İzmir 7’nci Ağır Ceza Mahkemesi salonunda görüldü.

Duruşmaya tutuksuz yargılanan sanıklar Emrah Göktaş, Oğulcan Büyükkalkan, Egemen Çiynekli, İlayda Uyanık, Aynur Tıkıroğlu, Görkem Çiçekdağ ve Gökçen Günç ile avukatları katıldı.

Tutuksuz yargılanan sanık moda editörü İlayda Uyanık, daha önce verdiği ifadesini tekrarladığını belirterek, “O tahrihte büyük olaylar vardı. Atmış olduğum tweet’lerde revirin yerini gösterdim, kötü bir amacım yoktu” dedi.

Müzik direktörü Emrah Göktaş da savunmasında, “O tahrite ülke genelinde birtakım uygulamalar sebebiyle tepki vardı. Her ne kadar benim hakkımda tanzim edilen iddianamede halkı kurallara uymamaya teşvik sebebiyle kamu davası açılmışsa da benim böyle bir niyetim olamaz. Kolluk güçlerinin aşırı müdahalesine tepki olarak söz konusu tweet’leri attım. Böyle bir şey olduğu için yine de üzgünüm” diye konuştu.

Diğer sanıklar da benzer ifadeler verip, suçlamaları kabul etmedi.

BAŞBAKAN ERDOĞAN ‘MAĞDUR’ KABUL EDİLDİ

İzmir 1’inci Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi Abdulkadir Certel, sanıklardan Efecan Karakaş’ın henüz ifade vermediğine ve duruşmada hazır edilmediğine dikkat çekti. Hakkında başka suçlar sebebiyle yakalama kararı bulunduğu belirtilen Karakaş hakkında bir yakalama kararı da bu davayla ilgili verildi.

Hakim Certel, ayrıca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da davaya, kendisine karşı işlendiği belirtilen ’hakaret’ suçu ile sınırlı kalmak kaydıyla ’mağdur’ olarak katılmasının kabul edildiğini belirtti.

Sanıklar Özge Ünlü Tezcan ve Oğulcan Büyükkalkan’ın avukatı Hatice Hande Atay söz alarak, “Geçen celse dellilerin hukuka uygun yöntemlerle elde edilmediği konusundaki beyanlarımı tekrarlıyorum. Ayrıca iddianamede Recep Tayyip Erdoğan mağdur olarak gösterilmiştir. Bu suçun mağduru olmayacağından katılma talebinin reddine karar verilsin” dedi.

Avukat Özkan Yücel de “Meslektaşlarımın savunmalarına katılıyorum. Hukuka aykırı elde edilen deliller dosya kapsamından çıkartıldığında sanık Efecan Karakaş hakkında yakalama kararı çıkartılması mümkün değildir. Zira yakalama kararı çıkartabilmesi için TCK 98/2 maddesi uyarınca kişinin kaçak olduğunun tespiti gerekir” dedi.

BAŞBAKAN’IN DİNLENMESİ TALEBİNİ REDDETTİ

Hakim Abdulkadir Certel, ’suçtan zarar görmesi durumu söz konusu olduğundan mağdur Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine karşı işlendiği ileri sürülen hakaret suçu ile sınırlı olarak CMK’nın 237 ve 238’inci maddeleri gereğince davaya katılmasına’, sanık avukatlarının, mağdurun dinlenmesi taleplerinin, ’dinlenilmesininin dosyanın esasına bir fayda sağlamayacağı kanaatine varıldığından’ reddine karar verdi. Hakim Certel, hukuka aykırı olarak elde edildiği savunulan delillerin dosyadan çıkarılması taleplerini de kabul etmeyip, duruşmayı 14 Temmuz’a erteledi.

DURUŞMA SONRASI AÇIKLAMA

Duruşma sonrasında gazetecilere açıklama yapan avukatlardan Hatice Hande Atay, dosya kapsamında delillerin hukuka aykırı yöntemlerle elde edildiğini, bunun ötesinde deliller elde edilirken suç işlendiği gerekçeleriyle davanın başından bu yana, esasa geçilmeden beraat talep ettiklerini söyledi. İzmir Barosu olarak, soruşturmayı yürüten polisler hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na, soruşturmayı yürüten ve iddianameye hazırlayan savcılar Erhan Ünlü ve Özcan Pehlivan hakkında da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) suç duyurusunda bulunduklarını hatırlatan Atay, mahkemeden bu soruşturma dosyalarının istenmesine karar vermesi talebinde bulunduklarını ifade etti. Atay, davanın tek mağduru olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın mağduriyetinin ne olduğuna ve diğer hususlara dair, sanık avukatları olarak kendisine sorularının bulunduğunu, bu nedenle dinlenilmesini talep ettiklerini belirterek, “Ama kendisinin siyasi kimliği nedeniyle bu talebimiz reddedildi. Oysa hakaret davalarında mağdur dinlenir. Başbakan’ın mağduriyeti değil, 2.5 milyon insanın katıldığı eylemlerde, 9 bin kişinin yaralanması, 8 kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle asıl kamunun mağduriyeti söz konusudur. İfade özgürlüğnün yargılandığı bu davada Baro ile birlikte mücadeleye edeceğimizi duyuruyoruz” dedi.

İzmir Halk Forumları adına basın açıklaması yapan Su Tunalı da “İnternete sansür yasasına, yasaklara, Gezi direnişini hukuksuzca mahkum etmek isteyenlere karşı, yargılanan 29 arkadaşımıza sahip çıkıyoruz. Gezi direnişini yargılayamayacaklarını buradan bir kez daha haykırıyoruz” diye konuştu.

Genel kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Yorum bırakın